9 Haziran 2009 Salı
22 Mayıs 2009 Cuma
İşiyle Başbaşa

Fotoğraf: Ralph Gibson
İlk kez liseye giderken bir dergide rastladığım ve hep çok sevdiğim, hayalkırıklığını, yalın, ıssız, karanlık bir dille anlatan yunan şair Yannis Ritsos'un şiiri;
İŞİYLE BAŞBAŞA
Bütün gece, çılgın gibi, acımadan mahmuzlayarak sağrısını
dörtnala sürdü atını. Bekliyorlar diyordu; kuşkusuz
işi aceleydi. Gün doğarken vardığında,
kimseler beklemiyordu, bekleyen kimse yoktu. Dört bir
yanına baktı-
kapılar sürgülü, evler ıpıssız, herkes uykudaydı.
Yanı başında atının solumasını duydu-
ağzı köpük içinde, kaburgaları ezik, sağrısı soyulmuş.
Atının boynuna sarılıp ağlamaya başladı.
Hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri
uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi
YANNIS RITSOS
7 Mayıs 2009 Perşembe
Lharissa

yazmakta olduğum ve bir türlü bitiremediğim öykümden bir kesit;
… artık bulduğu yolu izliyor lharissa. şimdi izler daha kolay okunuyor. bir doğrunun üzerinde ilerliyor; ve o izlerin sonunda musa’nın karanlıklara yutulmuş zihninden ilk kez bir rüya doğuyor. karanlık bir gecede bir sokakta görüyor kendisini. evine dönmeli ama her yer çok karanlık, hiç bir pencerede, hiç bir sokak lambasında ışık yok. yalnızca uyuan karanlık siluetler görüyor; uykularında ağır ağır soluyan iri köpeklerin nefeslerini duyuyor. sokağın her yerinde onlar var. ahırlarındaki inekler gibi yatmış hepsi. olduğu yerden hiç bir yere gidemiyor musa.. çok uzakta bir apartmanın ışığının yandığını görüyor; sarı bir ışık; sıcak bir oda; bir odada olmayı özlüyor o anda musa, ve gecenin pencereden içeri esmesini, bir bardak kahveyi, müziği… pencerede birisi beliriyor; bir kız bu; kırmızı bir kazak var üzerinde. sehere benziyor. seherin yanında olmayı özlüyor bu kez musa. en çok nefesini özlüyor ve hep sıkı tutan ellerini. kız gökyüzüne bakıyor şimdi. sol elini uzatıp kısa kısa siyah ipler salıyor gökyüzüne, sağ elinde bir makas var. birden arkasında bir homurtu duyuyor musa, daha sesli solumaya başlıyor bir kaç kopek. yaklaştıklarını hissediyor, nefeslerini hissediyor; bir sessizlik, kapıyor musa gözlerini. kesik kesik hırlamalar duyuyor ensesinde. ölümünü bekliyor, bekliyor, bekliyor; ama gelmiyor ölüm. sesler çekiliyor, uzaklaştıklarını hissediyor musa. yavaşça açıyor gözlerini. karanlık gökyüzündeki ayı görüyor. bir insanın hayatta görebileceği en güzel şeyin ay olduğunu düşünüyor bir an. bir sonraki an, gökyüzü dalgalanıyor, karanlık sularla çevriliyor ay ve bulanıklaşan her şeyin ortasında tek, net, sekmeyen bir kelime duyuyor; UYAN. uyanıyor musa; karşısında lharissa; ayın saklı güzelliğini gördüğünü hissediyor o anda; biliyordum diyor, biliyordum…
11 Nisan 2009 Cumartesi
Küçük Kareler
Küçük Kareler from Erdem Şimşek on Vimeo.
Küçük Kareler
Her gün daha fazlasına zorlanan çocuklar ve apartmanlarla okulları arasına sıkışmış hayatları... Mutlu olmayı haketmek için önce ödevler mi bitmeli? Gündüzü, güneşi hep kaçırmıyorlar mı sırtlarına yüklediklerimiz yüzünden ? Bu film bu soruların peşinden gitti, yazılı bir senaryo olmadan ve ikinci bölümü tamamen müdehalesiz çekildi.
Oyuncular: Eda Ceren Çakmak,Çiğdem Çakmak
Yapım Tarihi: Nisan 2009
Süre: 11'10''
Senaryo ve Yönetmen: Erdem Şimşek
KATILDIĞI FESTİVALLER:
III. Diyarbakır Uluslararası Film Günleri
23 Mart 2009 Pazartesi
Lacivert: Köprüden Önce Son Çıkış
Fragman:
Lacivert: Köprüden Önce Son Çıkış (Fragman) from Erdem Şimşek on Vimeo.
Film:
Lacivert: Köprüden Önce Son Çıkış from Erdem Şimşek on Vimeo.
Lacivert: Köprüden Önce Son Çıkış
Gündeliğin, zamanın, hep olan ve yeniden olan şeylerin içinde sürüklenirken, zamanın farklı işleyeceği başka bir hayata özlem duyan bir adam o hayata doğru gitmek ister. Ama o modern insandır, üzerinde ağır kıyafetleri vardır...
Oyuncu: Erdem Şimşek
Ekip: Emrah Gülenç, Ersan Kaya, Erdem Şimşek
Yapım Tarihi: Mart 2009
Süre: 13'55
Senaryo ve Yönetmen: Erdem Şimşek
KATILDIĞI FESTİVALLER
Bursa 3. İnSanat Kısa Film Günleri
7. PAM Kısa Film Festivali
Lacivert: Köprüden Önce Son Çıkış (Fragman) from Erdem Şimşek on Vimeo.
Film:
Lacivert: Köprüden Önce Son Çıkış from Erdem Şimşek on Vimeo.
Lacivert: Köprüden Önce Son Çıkış
Gündeliğin, zamanın, hep olan ve yeniden olan şeylerin içinde sürüklenirken, zamanın farklı işleyeceği başka bir hayata özlem duyan bir adam o hayata doğru gitmek ister. Ama o modern insandır, üzerinde ağır kıyafetleri vardır...
Oyuncu: Erdem Şimşek
Ekip: Emrah Gülenç, Ersan Kaya, Erdem Şimşek
Yapım Tarihi: Mart 2009
Süre: 13'55
Senaryo ve Yönetmen: Erdem Şimşek
KATILDIĞI FESTİVALLER
Bursa 3. İnSanat Kısa Film Günleri
7. PAM Kısa Film Festivali
28 Şubat 2009 Cumartesi
ALICE, PHIL VE BEN

Alice in den Stadten
Alice Kentlerde
Yön: Wim Wenders
En basit ifadeyle bir yolculuk filmi Alice Kentlerde. İfadeyi açarsak; kayıp bir karakter olan Phil Winter’ın hiçde kolay olmayan kendine, yaşama, gerçeğe yüzünü dönüşünü ve annesinin ortada bıraktığı Alice’in bu mutsuzluk içinde, bulanık çocukluk anılarından bir eve dönüş yolu çizmesini anlatan; ve aslında iki karakterin hikayesini,iki karakter arasındaki uzaklık yakınlık ilişkisi üzerinden işleyen üçüncü bir hikayeyle birleştiren; içe, dışa, yuvaya her anlamda yolculuğu işleyen bir film Alice Kentlerde.
Oyunculuklar için de, filmin tamamı için de sürekli dilime gelen kelimeler; doğal ve yalın. Bir arayışın anlatımı da doğal ve yalın ve bir yolculuğun ritminde olunca o arayış bir şiire dönüşüyor. Evet, bu baştan aşağı bir övgü yazısı. Çünkü Alice Kentlerde, ulaşılması zor bir noktada duruyor. İddiasız, vurgusuz bir anlatımla iddiasız, vurgusuz ama kelimelerinin içinden çıkmak istemediğiniz şiirlerin, öykülerin tadını veriyor.
Kendime ve çevreme sürekli söylediğim bir şey vardı.Siyah beyaz film izlemekte zorlanıyorum diyordum. Filmde oynayan oyuncuların çoktan ölmüş ya da yaşlanmış olmaları beni rahatsız ediyor diyordum. Wim Wenders’ın daha önce izlediğim filmi Zamanın Akışında bir istisnaydı. Tarkovski’nin Ivan’ın Çocukluğu ve Bergman’ın Utanç’ı da diğer istisnalardı. Son olarak Alice Kentlerde bu filmlere eklendi ve hepsine bir açıklamaymış gibi izledim filmi.
Eski filmler beni rahatsız etmeye devam edecek, ancak artık sorunun yalnızca zamana dair kaygılarım olmadığını biliyorum. İstisna olarak öne sürdüğüm filmlerin ortak bir noktası var; o da anlatımlarındaki farklılıklara karşın insani olanı en doğal, yalın haliyle ortaya koymaları.
Özellikle, eski filmlerinde bunu iyi başaran Wim Wenders, bana film çekmenin de bir yolculuk olduğunu ve dış mekanın sürprizlere daha gebe ve seyir keyfini arttıran bir öğe olduğunu hatırlatıyor.
Örneğin bu filmde, bir sahnede yolda giden arabayı bisikletiyle kaldırımdan takip eden bir çocuk var. Muhtemelen o çocuk, çekim sırasında arabadaki kameraya bakıyor ama film içinde sanki yabancı bir arabayı merakla takip eden bir çocuk gibi duruyor. Biz de arabadan keyifle seyrediyoruz çocuğu.
Filmin en sevdiğim sahnesi ise küçük kızın ağlamak için gittiği tuvalette adamın, kızın büyükannesi hangi şehirde olabilirinin cevabını almak için tek tek saydığı sahne. Yine doğal, basit ve güzel.
Filmde, adamın kıza karşı Türk filmlerindeki gibi, hemen a canım, a cicim olmayıp, yer yer mesafeli davranması bir tek gülüşü bile daha değerli hale getirmiş. Aynı durum Zamanın Akışında isimli filminde de mevcut. İki adam başta birbirlerine mesafeliler ama film ilerledikçe bu mesafe de yavaş yavaş kalkıyor.Burada da esas olan paylaşım. Yolculuğun paylaşılması ya da yolculukta paylaşılanlar.
Ve seyirci olarak biz de bu paylaşımın ortağı oluyoruz. Bizim de karakterlerle mesafemiz daralıyor. Belki de Alice Kentlerde filminin tadı burada saklı. Bu yolculuğa dahil olmakta. Bırakmak zorunda kaldığımız Alice saatler sonra bıraktığımız yerde arabaya bindiğinde ve adamın da özlemiş gibi sevinmesinde.
Bir ifademi daha açıklıyor bu film. Hikaye tadında film deyip duruyordum. İşte şimdi budur diyorum. O sakız ifadeyi kullanıyorum; budur. Alice ve Phil’in hikayesi içinde bir kitap okurkenki kadar varolabildiğim için; budur diyorum.
26.02.2009
27 Eylül 2008 Cumartesi
ELLER, YÜZLER, BİR SABAH, BİR NEFES

ne zaman gözlerimi arkaya atsam, adımımı unutsam, ayaklarım bırakıyor yere çekilmeyi. gözlerime saldıran tozlarıyla pis bir rüzgar kapıyor bedenimi. küçük ağızları rüzgarın, şakaklarıma yapışıyor. sürüklüyor, emiyor, sürüklüyor... uğultulu bir karanlığın ardından yorgun, renksiz düşen bedenim, bir sıfır dünyaya uyanıyor. gözlerim ağır, gözlerim çok yük taşıyor.
ayaktaysam, yer çekimindeysem; kim bir ip bağlamışsa üzerime, çekiştiriyor, çeviriyor bedenimi, kendi aynasını tuttuğu yere. kafam 360 derece dönüyor. her köşeye kağıt dağıtıyor sağ elim, herkesle tokalaşıyor. sol elimde sürekli bir titreme. dengelerin bu sürekli dönüşünde, bir bıçağa uzanmaya çalışıyor. düşüyor, kalkıyor, düşüyor... bıçak gerçekten orada mı? sol el bu bağları kesecek; ama titriyor; ama güçlü değil. yorgun düşünce kapanıyor, sıkıyor kendini sabırla. bekliyor, bekliyor. bir ağacın dalı nasıl güçlüyse içinde; ağır, sonsuz bir dengedeyse; ve nasıl zayıfsa, basit bir hamlede kırılmaya açıksa...
yüzüme kavuşmak istiyorum. şu yapışmış gülümsemelerden, perdesi örtülü bakışlardan; ne varsa yüzümde onu bir yüz olmaktan çıkaran; söküp atmak istiyorum. yüzüme yerleşmesin kimse, yüzümde hak istemesin. aynalarınızı tutmayın yüzüme. ne zamanki gerilimlerinden arınır bu yüz; ne zaman ki, yerçekiminde uyanır; gözlerini tanıdığı bir gökyüzüne açar, o zaman bu yüzde hayat başlar, sağ el bırakır oyalamayı, sol el kendini açar; ve kendine sarılır gibi bu yüz, iki avucun arasına kapanır...
şimdi bu ağız kalabalığı dünyayı dinliyorum. herkes bir başarı şarkısı söylüyor; herkes kendince güzel. ritmi arttıranın tükürükleri yayılıyor havaya, usulca söyleyebilenin dünyası güzel. dil tükürüklüdür, dilde kelimeler döllenir. kokuyorsa bir de ağzın, dişlerinde mikroplar besliyorsan senden doğan, düşmesin hiçbir kelime o ağzındaki geneleve.
herkesin yalanını biliyorum, herkesin oyununu. kelimelerin karnındaki kelimeleri. toprağın altı solucan kaynıyor. ama toprak ölmez, toprak en son ölendir, solucanlar ömür bilmez. eşelemiyorum toprağı, herkesi kendi yerinde bırakıyorum. isteyen çıkar, gökyüzüne bakar; isteyen toprağı kazar kazar, ya gider başka topraklara, ya orada ölür...
insan güzel ve çirkin, saf ve kaba. bazen bir otobüs dolusu et yığını, bazen tek başına dünya. ama sesi duyulan, sesi yükselen o her biri ayrı şarkı söyleyen, her biri diğerine doğru tüküren o ucube koro. biri çıkıp da kesin lan dese, dünya dönmeye devam eder mi? elbet eder! bir kısa sessizlik biter, daha yüksek sesle, daha tükürüklü şarkılar yükselir. birbirlerinin sırtlarına tepişip deliler gibi, nereye gittiklerini bilmeden, hızı bilmeden, yuvarlarlar dünyayı bu ucubeler...
sol elim boşa titremiyor; bildiği bir şeyler var. damarımda bir ağacın ağır ritmi, tırnaklarımda sinirlerimin bilediği bir bıçak hissi...
ben yüzüme kavuşmak istiyorum. verdiğiniz kelimeleri kullanmadan yazmak istiyorum şarkımı. o hayat olmayan sularda boğulmadan, kendi toprağımda bir solucana dönüşmeden, mutluluğu gülen aynaları sayarak hesaplamadan... içimde başka bir renk aktığını biliyorum. izini sürüyorum o rengin. benim de gökyüzünü tanıdığım bir sabahım olacak; çocukken tanıdığım gibi; ve o çocuğun avcunu avcuma, yüzüne yüzüme koyacak. getireceğim o sabahı; içten içe şarkımı okuyarak, aktıkça yüzümdeki felç, nefesimle hayatı hayata salarak...
24 EYLÜL 2008
Erdem Şimşek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)