27 Mart 2015 Cuma

Bütün gürültüsüyle dönüyor dünya

Sesin beşeri tarihini anlatan ‘Gürültü’, sesin her insanda içkin bilgisine sahip olan okura, seslerin sırtında bir zaman yolculuğu yaptırıyor

Erdem Şimşek



David Hendy’nin “Sesin Beşeri Tarihi” alt başlığını taşıyan “Gürültü” kitabı, dünyaya başka başka pencerelerden bakıp, bakacak penceresi kalmayanlar için farklı bir seçenek sunuyor. Hendy, algının bir başka öğesine oynayarak dünyayı başka bir pencereden “duymamızı” sağlıyor. Sesler üzerinden yazılmış bir dünya tarihi kitabı bu. Biraz Eduardo Galeoano kitapları gibi ama içerdiği notlar kesik kesik değil, daha geniş bölümlerle, daha ayrıntılı anlatılıyor. 6 bölüm altında 30 yazıdan oluşan kitabın her bölümü kulağımızı açarak dinlediğimiz farklı bir tecrübe sunuyor. Bölümler ve yazılar kronolojik bir içeriğe sahip olsa da yazılar içerisinde bugünden geriye atlamalarla zamanı hem enine hem boyuna kullanıyor Hendy. Yazar, sesin evrenselliği ve zamansızlığını kullanırken, biz de o sesleri sesin her insanda içkin bilgisi ile hayal ettiğimiz kadar duyabiliyoruz da.

MAĞARA DUVARLARINDA ENSTALASYONLAR

Beşeri tarihin başlangıcından, mağaralarda yaşayan insanlardan başlıyor Hendy. Mağara resimlerinin yapıldığı duvarlar üzerine bir araştırmadan bahsediyor bu ilk bölümde. Her mağaranın kendine özgü akustiği sebebiyle farklı seslerin oluşabildiğinden bahsederken, bilimadamlarının ilginç bir keşfini anlatıyor. Araştırmalara göre mağara resimlerinin hangi duvara yapıldığı tesadüfen belirlenen bir şey değil. Mağara duvarlarında seken onlarca ses, o özgün akustikte bir yerde farklı, ruhani ya da hayvani bir sese dönüşüyor. Üzerlerinden bir kanat sesi geçtiğini duyuyorlar örneğin. Resimler de tam da o sesin geçtiği yere yapılıyor. Aslanlar, ayılar, kuşlar mağara ressamlarının sesli estalansyonlarına dönüşüyor bir anlamda.

TAŞ MELEKLERİN ŞARKILARI

Sesin toplumlar üzerindeki etkisi, bağlayıcılığı ve kullanımlarına dair farklı örneklerle kitap her adımda zenginleşen bir içerikle ilerliyor. Bölümler ilerledikçe “Acaba şimdi nereye gidiyoruz?” diye merak ediyoruz. Afrika’da kullanılan konuşan davulların bir lisana sahip olduklarını ve anlaşılmaları için bilerek uzun cümleler kurulduğunu öğreniyoruz. Kiliselerin dış cephelerinde bulunan şarkı söyleyen meleklerin sırlarını öğrenirken, Obama’dan Cicero’ya hitabeti kıyaslıyor, bugünün Roma’sından Antik Roma’ya varırken aynı kalabalık ve işitsel peyzajlardan geçiyoruz. Kilise çanları ile Ortaçağ’dan geçerken, günümüze yaklaştıkça isyanlar, devrimler, savaşlar, makineler ve iletişim çağı daha da yükselen bir gürültünün içine yuvarlanıyoruz.

TERS TEPEN GÖSTERİ

Sesin toplumsal sınıflar arasındaki etkileşimlerine de kitapta Roma’da, Kolozyum’da yapılan gösteriler üzerinden kalabalıkların ne kendilerinin hayal ettikleri kadar özgür ne de yönetici grubun hayal ettikleri kadar itaatkar olduklarını anlatır. Anlattığı örnek ise bir iktidar gösterisinin nasıl ters teptiğinin hikayesidir. Bu hikaye bize fazlasıyla tanıdık gelir. “Julius Cesar’ın güçlü rakibi Pompey, MÖ 55 yılında Roma halkı için on yedi ile yirmi filin boğazlanacağı bir gösteri sahneliyordu. Kalabalık, düşmanlarının kalkanlarını yakalayıp havaya fırlatan bir filin görüntüsüyle eğleniyordu. Ama sonra bazı filler kendilerini kuşatan kazıklı çiti kırmaya çalışınca, kalabalığın arasında, Plinius’un ifadesizyle ‘bazı sorunlar’ baş gösterdi. Fillerin böyle cesurca dövüştüğünü gören kalabalık, hayvanların can çekişme seslerinden rahatsız olmaya başladı. Plinius bu seslerin ‘tarif edilemez’ olduğunu söylemekle yetiniyordu. Ancak Hint savaşlarına dair anlatılar, kılıçlar, hançerler ve oklarla yaralanan fillerin can havliyle kendilerini oradan oraya atarken ‘turnalar gibi’ çığlık attıklarından bahseder (…) Pompey’i ve kendilerini onurlandırmak için özel olarak düzenlediği gösteriyi unutan seyirciler gözyaşları içinde tek vücut olarak ayağa kalktılar ve Pompey’e, etkilerini kısa zamanda göreceği şiddetli lanetler yağdırdılar”.





Gürültü: Sesin Beşeri Tarihi

David Hendy

Çev: Çiğdem Çıdamlı

Kolektif Kitap, 2014

320 sayfa

3 Mayıs 2014 tarihinde Yurt Gazetesi'nde yayınlanmıştır

Dünyayı gözünüzde büyütmeyin!

Okan Okumuş'un Kolektif Kitap'tan çıkan “Yaşasın Sırt Çantası: Gezginin El Rehberi” kitabı, dünyayı gezmeyi aklının ucundan geçirmeyenleri bile yerinden kaldırabilecek bir içerik sunuyor

Erdem Şimşek



Okan Okumuş’un dünyayı gezmek isteyen ancak bunu nasıl yapacaklarını bilemeyenler için kaleme aldığı “Yaşasın Sırt Çantası: Gezginin El Rehberi”, ulaşım araçlarından, rota belirlemeye, internet hizmet ve fırsatlarından sırt çantasını düzenlemeye kadar birçok önemli ayrıntıya yer veriyor. Genellikle Asya ve Latin Amerika ülkelerini gezdiğini belirten Okumuş’un tecrübeleri de daha çok bu bölgeler üzerine odaklı. Okumuş, kitabıyla dünyayı gezmeyi hiç düşünmeyen, aklının ucundan geçirmeyen birisini bile harekete geçirecek bir içerik sunuyor. Bunu da bize dünyanın cazibesini ve imkanlar dahilinde yapılabilecek birçok şey olduğunu hatırlatarak yapıyor. Hiç akla gelmeyecek, öneminin ancak okuduğumuzda ayrımına varabildiğimiz ayrıntılar bile mevcut kitapta. Okumuş, turist değil ‘gezgin’ olmayı tercih ettiğini belirtirken, bu ayrımı da dünyayı nasıl deneyimlediği üzerinden yapıyor. Yine de bu noktada bu ayrımın çok da net bir ayrım olmadığını belirtmek gerek. Zorlamaya çalışıldığında boşa düşebilecek bir ayrım bu. Yine kitap içerisinde ‘gezmeye övgü’ içerikli edebi alıntıların da gereğinden biraz fazla olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu alıntıların her okurun algısında farklı etkilerde bulunacağını, kitaba bir zenginlik katacağını da ekleyelim. Bu tarz bir kitapta okurun en çok çekineceği şeyin yazar olacağı öngörülebilir. Bu konuda şüpheleri olanlar, Okumuş’un bloğuna bir göz atabilirler. sinirlarikaldirdim.blogspot.com.tr/ adresinde hem gittiği ülkeleri, deneyimlerini paylaşan Okumuş hakkında hem de paylaştığı yazılar ve fotoğraflar sayesinde gezdiği ülkeler hakkında bilgiler edinebilirsiniz.

BU KİTAP KİMLER İÇİN?


Son sözü kitabın arka kapağında yer alan ve kitabın amacını anlatan şu sözlere bırakalım: “Bu kitap “yıllardır dokuz-beş çalışmaktan bunalarak biraz olsun boyunbağlarını gevşetmek isteyenlere, deniz-kum-güneş tatillerine kültürel alternatifler arayanlara, bir tur acentesi rehberinin peşine takılıp gezmekten yorulanlara, köklerini bir saksı yerine uçsuz bucaksız topraklara salmayı dileyenlere yol göstermeyi ve ilham vermeyi, dünyayı gezip yeni yerler keşfetmenin sanıldığı kadar zor olmadığı gerçeğini örneklerle ve yaşanmış tecrübelerle gözler önüne sermeyi amaçlıyor”.







Yaşasın Sırt Çantası : Gezginin El Rehberi
Okan Okumuş
Kolektif Kitap, 2014
224 Sayfa



- 14 Haziran 2014 tarihinde Yurt Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Hikayenin sonunda o dünyaya özlem

'Hobbit: Beş Ordular Savaşı', birtakım eksiklikleri olsa da Bilbo ve Thorin gibi karakterleri ve artık içimize işleyen o büyülü dünyaya dair son görüntüleri içermesiyle bizi yine kalbimizden vuruyor

Erdem Şimşek



Orta Dünya’nın beyazperdedeki hikayesinin sonuna geldik. En azından Hobbit: Beş Ordunun Savaşı’nın bu dünyadaki son film olduğunu söyleyen yönetmen Peter Jackson’ın açıklamaları bu yönde. Hobbit üçlemesinin bu son filmi, bir önceki filmin sonunda uyandırılan ejderha Smaug’un, Yalnız Dağ’dan kaçarak Gölkent’e saldırma sahnesiyle başlıyor. Bu giriş sahnesi filme yüksek enerjili bir giriş sağlıyor. Beklenildiği üzere Bard’in Gölkent’i kurtarmasıyla film hikaye temposuna geri dönüyor. Bu noktadan sonra cüce kral Thorin Oakenshield’ın ele geçirdiği dağ ve hazine içinde kişisel bocalamaları ve bu hazinenin peşine düşen elflerin, orkların hikayesine odaklanıyoruz. Bir koca dağın içinde yanında bir düzine cüceyle bir cüce kral, dışarıda bir elf ordusu ve Sauron’un yeniden ortaya çıkmasıyla hepsinin üzerine yürüyüşe geçen bir ork ordusu. İçten dışa halkalar şeklinde bir savaş ortamı adım adım gelişiyor. Tüm bunların sonunda da daha önceden de duyurulduğu üzere 45 dakikalık savaş sahnesi yaşanıyor.

Bilbo, Frodo’nun önünde

Filmin tek Hobbit’i Bilbo Baggins, belki çok ön plana taşınmıyor ama hikayenin içinde kilit bir rol üstleniyor. Bilbo Baggins’in yeğeni Frodo’ya göre çok daha etten kemikten, çok daha güzel işlenmiş bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Bir gücü olmadığı halde pratik aklıyla sorunlara çözümler getiren Bilbo, filmde göründüğü her sahneyi değerli kılıyor. Cüce kral Thorin de Tolkien kitaplarındaki gururlu cücelerin çok yerinde bir temsili olarak görülebilir.Filmin sonundaki Yüzüklerin Efendisi’ne geçiş diyalogları da yeniden bu üçlemeyi izleme ihtiyacı hissettiriyor.

Yolculuk mu savaş mı?


Hobbit: Beş Ordular Savaşı’na dair birçok yorumun hayalkırıklığı şeklinde olduğunu belirtelim. Peki kötü mü film? Sanki biraz ‘fazla teknoloji’ kurbanı gibi. Filmde savaş sahneleri yer yer video oyunlarındaki görüntülere benziyor. Birçok kısmı yine dijital teknolojiyle üretilen mekanlar da malesef yapay kalıyor. Sonuçta filmin savaş sahneleri Yüzüklerin Efendisi’ndeki savaş sahnelerinin gerisinde kalırken, görüntülerdeki pastorallik de mumla aranıyor. Her iki üçlemede de olduğu üzere ilk iki film birer yolculuk ve macera filmleri iken, son filmler birer savaş filmi olarak karşımıza çıkıyor. Burada hangisinin daha değerli olduğu da izleyiciye göre değişiyor.

Dağınık bir 45 dakika

Hobbit Beş Ordular Savaşı’nın 45 dakikalık savaş sahnelerine ayrı bir parantez açmak lazım.İlk açıklandığında birçok kişiyi heyecanlandıran bu 45 dakika, filmdeki savaşın dağınık ve bölünmüş yapısıyla izleyiciye istediğini vermiyor. Aslında bir yanıyla tek tek ikili dövüşlere dönüşen bu sahneler, belki biraz daha uzatılmadan ya da diyaloglarla daha iyi açımlanarak işlenseymiş belki bambaşka bir savaş deneyimi de sağlayabilirmiş. Yine de ben bu dağınık yapıdan çok şikayetçi değilim. Bu son film, eksikleri olsa da yine çok değerli. Orta Dünya’ya dair yeni bir film yapılmaması da dert olmamalı. Hikayelerin bitmeyeceğini bize başka hikayeler hatırlatacaktır. Bekleyelim ve görelim.

- 19 Aralık 2014 tarihinde Yurt Gazetesi'nde yayınlanmıştır

O kuyunun dibinde biz varız

Çaresizlik Kuyusu bize şunu hatırlatıyor: Hayvanlar üzerinde deneyler yapan bilim adamları, bilimin ve bilginin ışığında insanın vardığı son noktanın bir ürünüdür 

Erdem Şimşek



Fethiye’de HDP ilçe binasının açılışında yaşananları hepimiz gördük. Öte yandan yine bu hafta içerisinde Amasya’da toplanarak yakılmış köpeklerin görüntüleri ortaya çıktı. Hayvanı yakmaktan insanı yakmaya geçişin çok ince bir çizgi üzerinden olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama hep unutuyoruz… Yakılan köpeklerle ilgili youtube’da paylaşılan videonun da altında “seçim öncesi karşı tarafı karalamak için yapılmış olabilir, her belediye yapıyor, köpeklerin dokuz doğurduğunu biliyorsunuz” gibi yorumlar var. Fethiye’deki olayın videosunun altındaki yorumlarda ise “Kimsiniz lan köpekler, Fethiye’me geliyorsunuz, burası güneydoğu değil, akıllı olacaksınız” gibi yorumlar var. O çizgi çoktan geçilmiş. İnsanı insan yapan bir şeyler varsa bile birçok insanın yüzüne baktığımızda bunu görmek pek mümkün olmuyor. Bu durumu yalnızca eğitimszliğe yüklemiyorum. Eğitim önemlidir ama bazen de bir ezber üzerinden sorunları derinleştirir, görünmezleştirir. İnsanın üstünlüğü meselesi tam da böyle bir şeydir. Baştan söyleyeyim, hep söyleyeyim: İnsan, üstün falan değildir. Evet, bazı yönleri gelişmiştir ama bazı yönleri de kısırlaşmıştır, körelmiştir. Hala birçok kitapta yalnızca insanın dili kullandığından bahsedilirken, her geçen gün hayvanların da iletişim kurabildiklerine dair veriler ortaya çıkıyor. Sevgi , erdem, varlığın kendisi ile birliği, doğa ile bütünlüğü konularında bizim varamayacağımız noktalarda oldukları da su götürmez. Bizim yaşamamız kendimizi ve çevremizi kandırarak. O zaman burada duralım. İnsan aklının gelişkin olduğunu teslim ederken şunu vurgulayalım: peki insan mıdır aklını kullanan, o akıl mıdır insanı kullanan?

EDEBİYATIN GERÇEKLERİ

İnsanın ne olduğunu anlamanın yolu insan tarafından geliştirilmiş kurumların, yapıların içindeki rollerimiz üzerinden anlaşılamaz. Tüm o yapıların dışındaki hayvanlar ve doğa, bize ne olduğumuzu hatırlatacak, öğretecek şeylerdir. Bu yüzden hayvanlara dair kitaplar okumak da önemlidir. Edebiyatın bilim olmadığını, bilim kadar ispat istemediğini hatırlatırım. Biz ispatlanana kadar beklesek de, edebiyat bize kendi hissettiği gerçekleri söyler. Bilim dünyası geçtiğimiz günlerde köpeklerin sesleri insanlar gibi algılayabildiğini duyurdu. Bakın o zaman Lydia Millet ilk kez 2010 yılında basılan Çaresizlik Kuyusu’nda ne yazmış: “Köpek gezdirici, köpeklerin kelimelerle işi olmamasına minnettardı çoğu zaman, yine de ses tonundan anlıyorlardı. Deri pantolonlu kadının onları gücendirdiğinden şüphelenmişti, çünkü kapıya ilerlerken başlarını eğmişlerdi. Köpekler seslerin anlamını çözebiliyorlardı.”

EN ÜST NOKTADA CİNAYET!

Çaresizlik Kuyusu, çok iyi düşünülmüş ve aynı derecede iyi yazılmış bir kitap. Tarihten öğeler de taşıyan öyküler bize farklı noktalardan hayvan ve insan arasındaki çizgilere dair hikayeler anlatıyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden, bir insandan çok bir hayvanı sevme sebeplerimize, Chomsky gibi en aydın kişilerin bile doğası gereği bilemeyeceklerinden hayvana dair korkulara nasıl baktığımıza kadar geniş açılarla hikayeler anlatarak bize ne olduğumuzu sorgulatıyor.

Kitabın ilk öyküsü “Yavru Maymunlarda Bağlanma”, deney için uzun süre izole edilen yavru maymunları anlatır: “Çaresizlik kuyusunın yanından geçerken, Minetrone’nin kuyusuna baktı. Başını gördü. Maymun öylece duruyordu. Onu izlemeye başladı, hayvan kımıldamadı. Maymunda hiçbir canlılık emaresi yoktu. Sonunda vazgeçmişti. Artık pes etmişti. Cılız kolları vücudunun iki yanına sarkmış, hiçbir şey yapmıyordu. Kamburu çıkmış küçük bir yaratık. Hiçbir şeyi kalmamış. Tamamen gitmiş.” Maymunu bu duruma getiren bir bilimadamıdır. Bilim ve bilginin ışığında insanlığın vardığı noktanın bir ürünü olan bilimadamı!

BUDALA PRİMAT

“Kız ile Zürafa” isimli öyküde Kız, dişi bir aslanın adıdır. Bir film çekiminin ardından Oğlan isimli bir başka aslan ile birlikte bir insan tarafından sahip edinilmiştir. Aslanların sahibi George Adamson, onları doğaya da gidebilecekleri bir çiftlik evinde besler. Kız, vahşi hayata çabuk uyum sağlarken, Oğlan pineklemeyi ve Kız’ın getirdiklerini yemeyi tercih eder. Bir gün Kız, bir grup zürafayı kaçırır ve bir yavru zürafa ile başbaşa kalır. Ancak bu kadar kolay bir avı yakalamak yerine bir anda durur. Aralarında gizli, sessiz bir anlaşma gerçekleşir: “Sanki dünyanın tüm olasılıkları Kız’la zürafanın içinden akıp gitmişti, dedi Adamson. Ve kendisi, olup biteni anlamaya çalışan ve anlayamamanın verdiği, sabırsızlık, kızgınlık ve huzursuzlukla çalıların arasında çömelmiş bir primattı budala olan. Primat olduğu için onları izlemişti ve primat olduğu için sonsuza dek onlardan ayrı kalacaktı”

Çaresizlik kuyusu, insana ve hayvana dair çok perspektifli bir içerik sunuyor okura. Kurumların ve kalıpların şekillendirdiği akıl tarafından yönetilmek değil, aklının ve kendisinin unutulmuş, geride bırakılmış sırlarını yeniden keşfetmek isteyen okura, bilimin istediği kesinliğe ihtiyaç duymayan edebiyatın dilinde acı, soğuk, güzel hikayeler anlatıyor.




Çaresizlik Kuyusu

Lydia Millet

Kolektif Kitap, 2014

153 Sayfa

– Yurt Gazetesi’nde 11 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır

Ruh bağlayan bir gerçekliğin peşinde

Rey Rosa’nın Guatemala’sı insan ruhunun susuzluğundan beslenen, insanı kötürüm kılan bir gerçekliğin yaşadığı puslu bir coğrafyadır

Erdem Şimşek


Bir korumanın güneş gözlüğünün ardındaki soğuk bir dünya burası. Cayetano (Cayo); köyünden, taşranın kendisinde açtığı boşluk hissinden çıkagelen bu deneyimsiz ama yetenekli genç oğlan, yine bir koruma olan Chepe Dayı’sının sürdüğü cipin siyah camlarının ardından yeni geldiği şehri izliyor: “Cayetano, hafif şaşkın, siyah, polarize camlı Chevrolet Tahoe-Blazer’a bindi ve kapılar kapandığında şeffaf ve karanlık bir hakikatsizliğe gömüldüğünü hissetti”. Burası filmde ilk verilen birkaç dağınık parçasının ardından hikayenin başladığı esas yer. Film dedim, evet. Rodrigo Rey Rosa’nın “Sağırlar”ı için bir film okuyoruz dersem abartmış olmam. Kaldı ki aynı zamanda tıp ve sinema okumuş, yönetmenlik yapmış, filmleri Sundance ve Berlin Film Festivali’nde gösterilmiş bir yazardan bahsediyoruz.

BURJUVALAR VE KORUMALARI

Başa dönelim: Burası bardak şıngırtılarının, havada uçuşan boş kahkahaların, burjuvaların ‘hakikatsiz’ dünyasının ardında, kameralardaki görüntülerde ya da evin koridorlarından, telsizden odalara akan seslerde hakikatin izini süren korumaların yaşadığı bir dünya. Bir tarafı ne kadar hafif ve uçucu ise diğer tarafı o kadar ağır ve somut. Bir taraf yanlış adım atıp, nakdi krediye çevirir gibi durumu bir tatile çevirebilirken, diğer tarafın yanlış adımı onu ölümle burun buruna getirir. Cayetano’nun hikayesi tam da bu iki uçlu dünyanın uçurumunda esen soğuk rüzgarların yönlendirmesiyle gelişiyor. Rey Rosa, “Sağırlar”da yalnızca burjuvalar ve korumaları üzerinden bir hikaye anlatmaz. Hikayenin altyapısında bilinçle oynayan ilaçları ile ürkütücü bir tıp, kitabı yazmasına temel sebeplerden biri olan Maya hukuku, adaleti ve Guatemala kültürü ile orada yaşam bulmuş yıkıcı politik, askeri uzantılarına dair öğeler de vardır. Tüm bunları birbirine karıştırmadan sakin bir dille ele alır Rey Rosa; sakin ve tekinsiz…

HEP ÖLÜMÜ KOLLAMAK

Cayetano, geldiği şehirde bir tiranın mutsuz kızı Clara’nın koruması olarak işe başlar. Kendisine mesafeli ama iyi davranan hanımefendisine karşı tek taraflı bir bağ geliştirir. Üniversitede okuyan Clara, Cayetano’nun da derslere girmesi için onu dinleyici olarak kaydettirir ve evinde de ona kütüphanesini açar: “Bazen kitaplarda kadının altını çizdiği sayısız cümleye göz atması yetiyordu. Üstelik bir deftere ‘ Zaman zaman, bir şeyle meşgul olmadığı anlarda, kendisini ele geçiren kasvetli bir ruh haline bürünüyordu’ gibi alıntıları yazdı.” Cayetano için hayat böyledir. Clara ona eğlenmesini emretse de Cayetano, koyu bir girdabın koynunda yaşıyordur artık. Her dakika ölümü kollarken, kim ağzını geniş geniş açıp eğlenebilir ki?

DUYULAMAYAN BİR SES

Ve bir gün Clara kaçırılır. Bu noktadan sonra, kitap sakin anlatımına devam etse de bu tekinsiz dünyada içimize yerleştirilen şüphe ve soru işaretleri ile koltuğumuza gömülerek okuyoruz kitabı. Bırakıp başka bir odaya gitsek,bugünlük yeter desek de beş dakika sonra geri dönüp okumaya devam ediyoruz. Şüphe böyle bir şey. Cayetano’yu yollara düşüren sebeplerle bizim Cayetano’nun ardına düşmemize neden olan şeyler aynı. Bu dakikadan sonra peşinde olduğumuz şey Clara ya da şüpheli şahıslar değil. Biz artık gerçeğin peşindeyiz. Ve o gerçek bu topraklarda öyle sinsi yer edinmiştir ki! Sanki adı konmamış, bir ’yok’ antlaşma ile bütün ruhları bağlamıştır. Kimsenin hatırlamadığı bir cinayet gibi, herkesin kötürüm kılınıp duyamadığı bir ses gibidir. Ardındaki bize de her adımda çeşitli oyunlar oynar, gerçeği bulduğumuzu sandığımız anda bizi deliliğin kapılarına savurur.

Deri koltuklu arabalarda içine gömüldüğümüzde hissettiğimiz, o karanlık ilişkilerdeki hakikatsizliğe saklanan hakikat, bu acımasız dünyada herkesin susuzluğundan faydalanır. Ve bir gün ancak bizim duyacağımız şekilde gelir ve fısıldar: “Oradaydım tabii ki aptal herif”. Sonra, bir an sonra gırtlağımıza bir susuzluk yapışır, başlar kulağımızda sağır edici bir çınlama…



Sağırlar

Rodrigo Rey Rosa

Çev: Seda Ersavcı

Sel Yayınları, 2014

223 Sayfa

– Yurt Gazetesi’nde 4 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

Masalın çizgileriyle oynayan öyküler

A.S. Byatt, Bülbülün Gözündeki Cin’de, masalların klasik yapılarıyla oynayarak, metnini masalı oluşturan çizgilerle oynayarak örüyor

Erdem Şimşek





İngiliz yazar A. S. Byatt ile tanışmam ‘Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı’ kitabı ile olmuştu. İskandinav mitolojisini anlatan kitapta varlıkların şekillerini, hareketlerini incelemeye çok meraklı olan şekil ustası Loki’yi çok basit görünen ama çok zor bir dille anlatır Byatt. Bülbülün Gözündeki Cin’i de okuduktan sonra , Byatt’ın bu zorluğun üstesinden kalkma yöntemini daha net anlıyorum. Yazarın hüneri dili karaktere göre eğip bükmesinde. Karakterin hammaddesinden dile can vermekte.

BİR GARİP HANE HALKI

Bülbülün Gözündeki Cin, beş öyküden oluşuyor gözükse de kitabın bütünü için dört masal-öykü ve bir deneme-roman diyebiliriz. İlk dört öykü, masalların ve klasik yapısının üzerinde küçük oynamalarla yazılan öykülerdir. Cam Tabut isimli ilk öyküde ancak masallarda karşımıza çıkacak olan bir hane halkı ile karşılaşırız: Ufak tefek bir ihtiyar, kocaman bir köpek, sallanan sandalyede takılan renkli horoz ve bembeyaz karısı, mücevher yeşili gözlü tekir bir kedi ve boz bir inek. Bu evde karşılaştığı sınavı başarıyla geçen terzi, dürüstlüğünün ödülünü alır ve bir maceraya atılır. Ancak macera masalın hedefi ne doğru ilerlese de, olumlu cümlelerin arasına atılan ve sonra bilerek taşırılan küçük ayrıntılar “Evet ama bu gerçekten bir ödül mü? Terzi mutluluğu gerçekten buluyor mu?” sorularını sordurur.

EN ACIMASIZ ÖYKÜ

Denizcinin Öyküsü kitabın en acımasız öyküsüdür. Bir söz, bir bekleyiş üzerine yayılan hikayede kıskançlığın, aşkın inada dönüşünün, erkin yıkıcılığının ve yıkanın yıkımının, en diri hayattan, en solgun ölüye dönüşümün uğursuz hikayesini okuruz. “Ve ister inanın ister inanmayın, kız bedeli ödedi. Çünkü delikanlı onun içindekileri anlamıştı. Gururu kırılmış bir adam ele geçirebildiği ne varsa alır. O da öyle yaptı, çünkü kızın onu dans ederken gördüğünü biliyordu.”

‘BİR ÖRÜNTÜNÜN İÇİNDEYİM’

En Büyük Prenses’in Öyküsü ise masalın biçimiyle en çok oynayan öykü olarak öne çıkar. Üç prenses varsa sırayla üçü de yola çıkacak, ilk ikisi başarısız olacak ve üçüncü olan yazgıyı yerine getirecektir. Çünkü üç kişilerdir ve masallarda üçüncünün başarısı kuraldır. Bunu bilen ve çok okuyan ‘En Büyük Prenses’ “Bir örüntünün içindeyim” diye kara kara düşünür, hikayeden bir çıkış ararken yaralı bir akreple karşılaşır. Ve her cümlenin sonunda ‘Elveda’ diye akrebin karşısında şu soruyu sorar: Bana hiç de uygun olmayan bu öyküden çıkıp canımın istediği yere gidebilirim. Gidemez miyim?”

Dördüncü öykü, Ejderin Soluğu’nun ejderhaları tanıdığımız ejderhalara benzemez. Çok yavaş hareket eden bu ejderhalar, karşısında durulma imkanı olmayan ve yavaş oldukları için de bir türlü geçip gitmeyen bir felakettirler. Öykünün döngüsel bir yapısı vardır. Unutulmaya yüz tutan bir efsanenin yaratıkları canlandığında onlarla birlikte hikayeler de canlanır. Çok uzak bir söylencenin ağır ağır gelmesidir yaşanan. Ejderha gerçeğe dokunduğunda can alır, kan alır ama ardında hikayeler bırakır. Öykünün sorusu ağırdır: Ejderha mı korkunçtur yoksa can sıkıntısı mı?

BU DÜNYANIN BİLİNCİ İLE

Ve geldik Bülbülün Gözündeki Cin’e. Kitabın öncü öykülerinin arından gelen uzun öykü ya da deneme-romana. Gillian Perholt isimli bir anlatıbilimcinin masallara, cinlere dair düşüncelerinin, hayalle gerçek arasında gidiş gelişlerinin hikayesidir Bülbülün Gözündeki Cin. Öyküde konuşmacı olarak geldiği Türkiye’de masallara dair düşünceleri ile karşılaşırız Perholt’un. Yanındaki kişi ise Cevat Çapan olduğunu düşündüğümüz Orhan Rıfat’tır. Gılgamış’tan, 1001 Gece Masaları’na, Efes’ten Topkapı Sarayı’na geçişler yaşatan öykü ile A.S. Byatt’ın masalları kaleme alırken kullandığı altyapının sırlarına erişiriz. Hiç sevmediğini söylediği bir hikaye ile başlayan öyküde, o hikayenin kişisi olan ‘Sabırlı Griselda’ ile örtüşür Perholt. Masallarda da hakim olan erkeklerin Tanrı olduğu acımasız dünyada bir kadın olmanın bilinci ile anlatır anlatır anlatır…



Bülbülün Gözündeki Cin
A.S.Byatt
Çev: Pınar Kür
Can Yayınları, 2013
208 Sayfa

– Yurt Gazetesi’nde 18 Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

Canavar da bizim kıyamet de

Kader Yumurtaları’nda üstümüze baş edilemez canavarlar salan Bulgakov, ideolojinin sabitleştirerek dine dönüştürdüğü ilerleme inancının varabileceği tehlikeli noktaları gösteriyor

Erdem ŞİMŞEK




Mihail Bulgakov, Kader Yumurtaları’nda bilimin ve ilerleme tutkusunun varabileceği en uç noktayı kendine has sürreal motifli üslubu ile anlatıyor. Kader Yumurtaları, Stalin döneminde var olan sansür uygulamalarının sıklıkla kurbanı olan Bulgakov’un kendi çaresizliğini, var olan kuşatma halini Profesör Persikov karakteri üzerinden anlattığı bir kitap olarak okuyabiliriz. Hayat ışını olarak da adlandırılan kızıl bir ışın keşfeden Persikov, ışının organizmaların çok hızlı üremelerine sebep olduğunu fark eder. Profesörün tüm olasılıkları gözden geçirmeden keşfini bilim dünyası ile paylaşmak gibi bir düşüncesi yoktur ama işler onun istediği şekilde gelişmez. Persikov’un ağzından çıkan her söz, baskıcı rejimin spekülatif çarpıtmalarıyla onu yokuş aşağı bir yola iter. Kurumsallaşırken katılaşmış bir ideoloji, mantığı da koşullayarak içerdiği esnekliği yok eder. Her şey amacın yoluna itilir ve akıl araçsallaşır. Kıyamet, dışarıdan gelen canavarlarla değil, var olan yapıların beslediği, ortaya çıkardığı canavarlarla gelir. Savaş deriz o canavara ya da kriz; ve belki yakın gelecekte ekolojik felaket…

‘PİSLİKSİNİZ SİZ’

Kader Yumurtaları, bir ülkeyi kıyamete götürebilecek bütün aşamaları inceden ele alır. Bilim, basın, bürokrasi, kukla memurlar, ordu ve nihayetinde çığırından çıkan toplum! Bunları arka arkaya sıraladığımızda Hitler faşizminin ana unsurlarının izdüşümünün görünmesi bir tesadüf değildir. Daha ilk aşamalarda kurbağalar üzerinde acımasızca deney yapan Persikov da masum değildir. Bunu çarmıha gerilen, korkudan ve acıdan taş kesilen kurbağa da söyler: “Kurbağa ağır ağır kafasını kıpırdattı ve ferin söndüğü gözlerinde, ‘Pisliksiniz siz, başka bir şey değil…’ kelimeleri açık seçik göründü”. Bilimin acımasızlığı, bürokrasinin algı öldüren mekanizması ve bir dine dönüşen ilerleme inancıyla birleşince kıyametin canavarları ete kemiğe bürünür. Hitler yerine Stalin’i koysak şu cümleye ne değişir: “Hitler ve Üçüncü Reich, başka hiçbir çağın inanmadığı kadar ilerlemeye inanan ve bunun başarılmakta olduğundan emin olan bir çağın korkunç ve uygunsuz meyvesiydi” (Lewis Namier)

BİR ŞANS DAHA

Hitler ile eşleştirirken Rus Edebiyatı’nda yapılan sistem eleştirilerini temelde komünizm eleştirisi olarak okumanın yanlış olduğunu belirtmek gerekir. Bunlar temelde ‘katı modernizm’ eleştirileridir. Bu yüzden Hitler rejimi ile ve bürokrasinin baskın olduğu, ilerlemeye inancın dine dönüştüğü her tür rejim için eşit okuma içerirler. Zamyatin “Gezegen gençliğine geri dödürülecekse ateşe verilmeli, evrimin arızasız yolundan çıkarılmalıdır” der. Platonov, insanlığın kaybolduğu bir yapının çukurunda, geleceği gömdüğü ama ona ‘yeniden doğuş’ adını verdiği bir başka çukurda saklar umudunu. Soljenitsin ve Bulgakov daha karamsardırlar. Soljenitsin Kanser Koğuşu ve Gulag Takım Adaları’nda en acımasız manzaraları sergiler ama ölenin, ölenlerin insan olduğunu hatırlatır. Bulgakov ise Kader Yumurtaları’nda baş edilemez canavarları salar üzerimize. Ama sonunda bize bir şans daha verir…







Kader Yumurtaları
Mihail Bulgakov
Çev: Erdem Erinç
Everest Yayınları, 2014
100 Sayfa

– Yurt Gazetesi’nde 4 Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştır.